Kısa sürede ortagelir noktasına yaklaşan pek çok ülke görebiliriz. Bu noktada mesele, bizim de vakit geçirmeden lig atlayıp yüksek gelir grubu ülkeler kategorisine girmemiz olmalı.
Türkiye 100 senedir kalkınmaya çalışan, bu yolda da kısmen başarılı olabilmiş bir ülke. Ancak bundan sonra kalkınma yolundaki seyrimiz çok daha çetin olacak. Günümüzde, kalkınma hamlesinin başlarında ve düşük gelir düzeyine sahip olan her ekonomi çok da müthiş bir çaba sarfetmeden orta gelir düzeyine yükselebilir. Bu ekonomilerde, maliyeti çok düşmüş olan haberleşmenin ve akıllı telefonların (tabii pahalı gösteriş modellerinden bahsetmiyorum) marifetlerini kullanarak işgücü verimliliğini kısa sürede artırmak mümkün. Kuşkusuz ki, bugünden sonra pek çoğu ücretsiz veya çok düşük ücrete tabi olan YZ uygulamaları sayesinde verimlilik artışında daha da çabuk bir gelişim göreceğiz. Bu düşük gelirli ülkelerde orta gelire doğru hareket etmenin tek ön şartı ehvenişer bir ticaret hukuku altyapısının ve bunu uygulayan bir yargı sisteminin bulunması. Kısa sürede bizim bulunduğumuz orta-gelir noktasına yaklaşan bizimle doğrudan rekabet içinde olabilecek pek çok ülke görebiliriz. Bu noktada mesele bizim de vakit geçirmeden lig atlayıp yüksek gelir grubu ülkeler kategorisine girmemiz olmalı.
Türkiye’nin son yıllarda giderek artan bir şekilde patinaj çekmesinin ana sebebi artık çok belirgin bir şekilde “orta-gelir tuzağı”nın içine girmiş olmasıdır. Orta-gelir tuzağının belirtileri olarak büyümenin yavaşlaması, verimlilik artışı olmadan ücretlerin yükselmesi, zayıf inovasyon ve Ar-Ge, ihracat kalemlerinin katma değeri düşük ürünlerle sınırlı kalması, artan gelir ve eğitim eşitsizliği, beyin göçü, eğitim sisteminin gelişmiş ekonominin ihtiyaçlarını karşılayamaması ve demografik gelişmeler (nüfusun yaşlanması ve azalması) gösterilir. Öyle ki, Türkiye günümüzde bu belirtilerin bir tanesinden bile sekmiş değil, hepsi fazlasıyla mevcut!
Son 30 yılda bizi gelip geçerek yüksek gelir grubuna dahil olan ülkeler arasında Güney Kore, Polonya, Çekya ve Macaristan’ı sayabiliriz. Bu ülkelerden Güney Kore’nin kişi başına düşen milli geliri 1970’lerde Türkiye ile aynı seviyelerdeydi. Şimdi ise Güney Kore’nin kişi başına düşen milli geliri Türkiye’nin 3 katına yakın. Peki Güney Kore neler yaptı da bu orta-gelir tuzağına düşmedi?
- Eğitim reformu yaparak (ki bunu yaparken disiplin ve rekabeti ön planda tuttu) öğrencileri mühendislik, bilim ve teknolojiye yönlendirdi.
- Hem kamuda, hem de özel sektörde, Ar-Ge ve sanayi yatırımlarına ağırlık verdi, bu yatırımları teşvik edici politikalarla destekledi.
- Kısa vadeli popülist adımlar yerine, ihracata ve katma değere odaklı devlet politikaları izledi.
- Basit üretimden yüksek teknoloji ihracatına yönelerek değer zincirinde yukarı çıktı.
Bu yukarıda sayılanlardan hiç kuşkusuz en önemlisi eğitime, diğer bir ifadeyle insan gücüne yapılan yatırımlar olmalı. Özellikle, bizim gibi doğal kaynakları çok zayıf olan ülkeler için (ki Güney Kore ve saydığım Doğu Avrupa ülkeleri de öyle) kalkınma için en önemli kaynak insan gücü kaynağı olmakta. Türkiye, eğitim konusunda her ne kadar saydığım ülkelerin oldukça gerisindeyse de, son yıllarda Pisa testi skorlarında bir miktar iyileşme sağladı. Ancak unutmayalım ki Pisa 15 yaşındaki orta öğretim öğrencileriyle yapılan bir test. Eğitimde başarılı olduğumuzu ortaya koyan daha objektif bir gösterge ise ülke olarak başvurusunu yaptığımız patent sayıları olmalı. Bu sayıları artırabilmemiz için de sadece orta öğretim değil, yüksek öğretim seviyesinde donanımlı öğrenciler yetiştirmeli, üniversitelerimize bağımsız çalışma ve araştırma imkanları sağlamalıyız. WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Kuruluşu) istatistiklerine göre şaşırtıcı olmayan bir şekilde patentler konusunda ilk 3 sırayı Çin, ABD ve Japonya alıyorlar. 4. sıra ise Güney Kore’nin. Ancak kişi başına patent sayısına baktığımızda Güney Kore üçüne de fark atmış durumda. Türkiye’nin kişi başına düşen patent sayısı ise Güney Kore’nin dörtte birinden az!
Kısaca tekrarlarsam, bizim durumumuzdaki bir ülkenin yüksek gelir grubu ülkeler arasına girebilmesinin en önemli unsuru insan kaynağı kalitesi. Ancak bu kaynağın yeterince değerini bildiğimizi, gençlerimizi akademik olarak bağımsız ve yaratıcılığı teşvik eden bir eğitim ortamında yetiştirebildiğimizi, onların ihtiyaçlarını karşıladığımızı söylemek çok zor, özellikle bugünlerde.