Siyasi ve toplumsal benliğimizde salgının derin etkileri yaşamaya devam ediyor.
Önemli bir olayın beşinci yıl dönümü yaklaşıyor. 11 Mart 2020 günü öğleden sonra Ankara’da bir toplantıdaydım. Toplantının yapıldığı ofisteki sesi kapalı TV’nin ekranlarında alt yazıda “Türkiye’de ilk COVID-19 vakası açıklandı” yazıyordu. Toplantımız bitti. Misafirlerim havaalanına gitti. Ben de yemeğe geçtim. Hayatın böyle devam edeceğini sanarak günümüzü bitirdik. Bir ay sonra ülkede restoranlar ve okullar kapanmıştı, uluslararası seyahat yasaklanmıştı, bulabilenler maskeyle geziyordu. Zaten İstanbul sokaklarında da pek kimse kalmamıştı.
Sonra bir cuma gecesi hafta sonu sokağa çıkma yasağı ilan edileceğini duyduk. Kimse sokağa çıkma yasağının ne demek olduğunu tam olarak bilmiyordu. “Temel hizmetler devam edecek” dendi. Mesela yemek dağıtan kuryeler sokağa çıkabilecek miydi? Cumartesi sabahı önce “evet” dendi. Öğleden sonra ise Ankara’dan açıklama geldi: Herkes yemeğini evinde yapsın. Artık geceleri ve hafta sonları sokağa çıkmak yasaktı. Haftalar sonra Ramazan’da millet sahur yapabilsin diye yemek dağıtımının istisna tutulması kararlaştırıldı.
Her hafta sonu, kimin dükkânını açabileceği gündemin en önemli başlığıydı. Mesela berberler yüksek riskli ilan edildi. Anneler günü olan pazar günü çiçekçilere izin verildi. Bundan tam bir sene sonra 2021 Nisan’ında “Son kez uzun bir sokağa çıkma yasağı ilan edilecek” dendiğinde süpermarketlerde yiyecek ya da temizlik malzemesi satılabilir ama kitap ya da çakmak satılamaz, dendi. Kitap reyonlarının önü bariyerle kapatıldı. Bu arada sokağa çıkmak için istisnalar artırıldı. Mesela ekmek almak için sokağa çıkmak serbest bırakılınca bir cumartesi akşamüstü Bağdat Caddesi’nde elinde ekmekle yürüyen yüzlerce kişiyle karşılaştık. Evcil hayvan sahiplerinin sesi yükselince köpek gezdirmek de serbest bırakıldı. Evcil köpek satışları tavan yaptı.
Yasaklamalarda en çok çeşitlilik ABD’de yaşandı
Dünyada da benzer durumlar yaşandı. Mesela Panama’da pazartesi, çarşamba ve cuma günleri erkeklerin; salı, perşembe ve cumartesi günleri kadınların sokağa çıkmasına izin verildi. “Pazar günleri ise herkes evinde kalsın!” dendi. Hindistan’da bir anda 1,3 milyar kişiye sokağa çıkma yasağı ilan edilince günlük işlerde çalışan milyonlarca kişi köyüne yürüyerek dönmek zorunda kaldı. Birçoğu Hindistan’da yılın en sıcak zamanlarından olan nisan ayında yollarda telef oldu.
Virüsün ilk çıktığı Çin, erkenden kapanmış ve hastalığı kontrol altına almıştı. Dünyada bunlar yaşanırken, Çin’de yapılan festivallerin görüntüleri sosyal medyada dolaşıp Batılıları kıskandırıyordu. Ancak bu kez de Çin’de nüfusta bağışıklık gelişmedi. 2021 sonunda yeni tip virüsler çıkınca Çin, diğer ülkeler normalleşirken tekrar sokağa çıkma yasağı ilan etmek zorunda kaldı. 2022 sonuna doğru Çinliler ufak ufak ayaklanmaya başlayınca birden tüm yasaklar kaldırıldı. Birkaç haftada on binlerce kişi öldü, sonra her şey normalleşti.
Yasaklamalarda en çok çeşitlilik ABD’de yaşandı. Malum ABD’de böyle konularda yetki eyaletlerde. Konu, hızla ABD’nin kutuplaşmasına paralel olarak politize oldu. Demokratların yönettiği eyaletler sert tedbirler alırken Cumhuriyetçilerin yönettiği eyaletlerde neredeyse hiçbir tedbir alınmadı. Tabii ki az tedbir alınan eyaletlerde daha çok kişi hastalanıp öldü. Ancak 2024 yılında yayımlanan bir akademik çalışma ilginç sonuçlar ortaya koydu: Tedbirlerin zayıf ya da sert olmasından bağımsız olarak, kamu kapasitesi gelişmiş olan eyaletlerde daha az ölüm olmuş. Yani koyduğu kısıtı uygulayabilen eyaletler başarılı olmuş. Kamu kapasitesi (state capacity) krizle mücadelede en önemli unsur.
COVID-19’u herkes işine geldiği gibi kullandı
ABD’de COVID-19 ilk çıktığında da Trump başkandı. Uzun süre hastalığa ne tepki vereceğini bilemedi ama çok önemli bir iş yaptı. Daha önce hiç kullanılmamış mRNA yöntemiyle aşı geliştirmek için Moderna’ya açıktan 2 milyar dolar verdi. Böylece ilk ciddi COVID-19 aşısı ABD’de geliştirildi. Moderna ve Biontech’in aşıları hızla salgının önünün alınmasını sağladı. Yine kamu kapasitesi yüksek olan yerlerde aşılar erken tedarik edildi ve hızla yapıldı. Tartışmasız gerçek şu ki, 2020’de ABD’de Trump değil de başka bir başkan olsaydı, 2 milyar doları bu işe ayırmaya korkar, kararın alınması için bir komisyon kurar ve bu süreçte aylar kaybedilirdi. Dünyada da salgının önü alınamazdı.
COVID-19’u herkes işine geldiği gibi kullandı. Mesela Çin’de Xi Jinping, iktidarını sokağa çıkma yasaklarıyla konsolide etti. Avrupa Birliği’nde ortak ekonomik cevap vereceğiz diye Brüksel’deki bürokratlar ortak borçlanmayla 750 milyar Euro’luk fon oluşturup, COVID-19’u kendilerini güçlendirmek için kullandılar. En çok güçlenense sosyal medya oldu. Evine hapsolup yalnızlaşan herkes sosyal medyaya sardırdı. Leninizmin yüzyıl sonraki formu olan “sosyal medya linci” kurumsallaştı. Birbirimizden izole oldukça karşımızdakinin yüzüne söyleyemeyeceğimiz şeyleri lince gidecek şekilde sosyal medyadan söylemenin normal olduğuna karar verdik.
Resmi verilere göre COVID-19 salgınında 7 milyon kişi can vermiş. Bugün kaybedilen bu hayatlar birer istatistik. 7 değil de 17 milyon kişi ölseydi de çocuklar okula gidebilseydi daha mı iyi olurdu? Maalesef bu ve benzeri sorulara hiçbir toplum zamanında cevap aramadı. Arayanlar susturuldu. Ancak bu sorular herkesin kafasının bir köşesinde kaldı. Tüm dünyada siyasetçilerin böyle kritik konularda toplumsal kararları uzmanlara (doktorlara) havale etmesi, hem uzmanlığa hem de demokratik sisteme güveni zedeledi. Siyasi liderliğin ve kamu kapasitesinin önemini daha iyi anlamamız gerekirken izole bireylerden oluşan bölünmüş toplumlara hapsolduk. COVID-19’u şu an bazı ofislerde veya kamu binalarında unutulan “Sosyal mesafeye dikkat edin” işaretlerinden hatırlıyoruz. Oysa siyasi ve toplumsal benliğimizde salgının derin etkileri yaşamaya devam ediyor.