Muhalefet tarafından uygulanan satın almama çağrısı hükümetin enflasyonla mücadele programına hükümetin kendisinden daha fazla katkı sağlayabilir.
Çifte paralı bir ekonomiye sahip ülkemizde çoktandır çifte adaletli hukuk sistemi hâkim. Bir de şimdi ‘çifte boykot’ kavramı ile karşı karşıyayız.
Ramazan Bayramı’nın iş gününe denk düşen gününden fazla günün idari tatil edildiği bir haftanın son günündeyiz.
Çarşamba günü piyasalar yeniden açıldı. Bu haftanın en önemli verisi olan mart ayı enflasyonunun ilk rakamına İstanbul Ticaret Odası (İTO) enflasyonu üzerinden ulaştık.
İTO Mart 2025 İstanbul Tüketici Fiyat Endeksi yüzde 3,79 geldi. Yakından takip ettiğiniz gibi 19 Mart 2025 hem ekonomi tarihimiz hem de siyasi tarihimiz açısından bir milat. Esas itibariyle fiyat hareketlerinin etkisini nisan ayında daha yakından göreceğiz. Ancak İTO Mart 2025 İstanbul Tüketici Fiyat Endeksi birçok ülkenin yıllıkta ulaşamadığı bir rakam olarak ölçümlenmiş. TÜİK mart ayı enflasyonu ise beklentilerin altında yüzde 2,46 geldi. Bu cephede komedi her şeye rağmen devam ediyor.
İTO, 3 aylık gecikme ile de olsa metodolojisini açıkladı. Buna göre İTO’nun, alt maddeler dahil toplam 493 kalemden fiyatları topladığını öğrendik. Gıda ve alkolsüz içeceklerin ağırlığı yüzde 30,70. En büyük ağırlık bu gruba ait. TÜİK’te geçtiğimiz iki ay boyunca negatif gelen giyim ve ayakkabının ağırlığı ise yüzde 5,60. İTO’da konutun payı yüzde 19,60 ile epey yüksek.
İTO İstanbul Tüketici Fiyat Endeksi ile TÜİK TÜFE madde ağırlıkları tablodaki şekilde ağırlıklandırılmış. Bu ağırlıkları bilmek önemli. Bana kalırsa İTO İstanbul Tüketici Fiyat Endeksi ağırlıkları daha gerçekçi hesaplanmış duruyor.
Bu madde adedi ve ağırlıklandırma ile her iki endeks arasında büyük farklar çıkması çok mümkün gözükmüyor. Bundan sonrasını TÜİK düşünsün.
19 Mart 2025 tarihinde Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve sonrasında tutuklanması ile gelişen olaylar zinciri hâlâ devam ediyor. Kendi kendimize çıkardığımız bir krizin etkisi ile zaten tek bacak ile devam eden enflasyonla mücadele programının büyük yara aldığını geçtiğimiz hafta yazmıştım. Bu yara kolay telafi edilecek gibi de durmuyor.
19 Mart 2025 tarihinden bu yana özellikle yabancılar bizde neler olduğunu anlamaya hatta anlamlandırmaya çalışıyor. Türkiye’nin yabancı yatırımcı nezdinde pek de güvenilir bir ülke olmadığına kanaat getirmiş olmalılar ki pek çoğu ülkeyi çoktan terk etti. Kendi ülkelerinde pek de alışık olmadıkları siyasi saiklerle işleyen bir yapının Türkiye’de hakim olduğunu daha da yakından gördüler.
Üstelik bu yeni dönemde mülkiyet hakkı konusunda da kafalarda eskisinden daha fazla soru işareti var. Tek dayanak Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in görevde olması. Hükümetin elinde daha iyisi olmadığı için Hazine ve Maliye Bakanı’nın bir çıpa olarak görülmesi çok normal.
Siyasi gerginlik hâlâ çok yüksek ve hükümetin bu gerginliği azaltmak yolunda attığı bir adım da yok.
Çifte paralı bir ekonomiye sahip ülkemizde çoktandır çifte adaletli hukuk sistemi hâkim. Hükümete yakın olanlara uygulanan hukuk ile muhalif olanların muhatap oldukları hukuk aynı değil. İşe alımlarda uygulanan mülakat bile başlı başına bir dert. Üstelik bir önceki seçimde bu sürecin sonlandırılacağının sözü verilmesine karşılık hâlâ yeteneği ve bilgisi olanın değil, hükümete yakın olanın iş bulabildiği bir sistem kurulmuş durumda.
Her ne kadar aynı gemide olduğumuz sürekli söylense de bir grup kaptan köşkünde ve denize bakan odalarda seyahat ederken diğer grup makine dairesinden bir türlü kamaralara çıkamıyor. Ülkede adaletin herkes için eşit olduğunun duygusu tamamen kaybolmuş durumda.
Bir de şimdi ‘çifte boykot’ kavramı ile karşı karşıyayız. Hükümet cephesinden gelen bir boykot çağrısı zalimleri cezalandırmak, mazlumun yanında olmak, fahiş fiyat uygulayanları hizaya getirmek ve satın almama özgürlüğünün kullanılması olarak vitrine sunulup pazarlanırken, muhalif kesim tarafından yapılan boykot çağrısı, ekonomiyi çökertmek ve vatan hainliği olarak pazarlanıyor. Burada da çifte standart hâkim.
Oysa gençler tarafından başlatılan boykotun amacı ne ekonomiyi çökertmek ne de ülkeye zarar vermek. Bu sadece kendileri üzerinden para kazanan ancak buna karşılık kendilerini görmezden gelen, arkadaşları hapisteyken bunun için iki kelime etmeyen, hali vakti iyi olup her daim güç ile iyi geçinmeyi kendine şiar edinmiş ve sahip oldukları sermayeyi kaybetmekten korkanlara bir gözdağı vermek. Üretimden gelen güç kullanılamıyorsa, talepten gelen gücü kullanmak.
Halktan kopunca halkın ne istediğini anlamak da elbette çok güç oluyor.
Muhalefet tarafından uygulanan satın almama çağrısı hükümetin enflasyonla mücadele programına hükümetin kendisinden daha fazla katkı sağlayabilir. Merkez Bankasının uzun zamandır yakındığı yüksek seyreden talep ve hizmetler sektöründe kontrol altına alınamayan enflasyon konusunda, uygulanan boykotlar neticesinde talep düşmesi nedeniyle olumlu katkı sağlanabilir. Enflasyonla mücadelede bir türlü gerçekleştirilemeyen büyüme-enflasyon ödünleşmesi bu sayede sağlanabilir.
Bakanların alışverişe çıkması TÜİK enflasyonunun hükümet düzeyinde sorgulanmasını sağlayabilir. Belki de bu sürecin en büyük faydası rasyonelleşmenin gecikmeli de olsa TÜİK’e de ulaşması olabilir.
Her kötü görünen şeyin arkasında mutlak kötülük olmayabilir. Bu protesto ve boykotlara bu yönüyle de bakmakta fayda var.