ŞEYDA TALUK*
Bir yandan insanların, özellikle de genç kuşakların siyasete, kamu kurumlarına güveni azalırken diğer yandan da dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bu eski kıtanın modern demokrasilerinde kötümser bir atmosfer giderek yayılıyor. Bu hoşnutsuzluk ve kötümserlik, Almanya ve Fransa’nın siyaset sahnesinde istikrarlı bir çoğunluğun oluşmasını zorlaştırıyor.
İstanbul’da yaşayan Fransız bankacı arkadaşımla güncel politika üzerine sohbet ederken birden “İç savaş çıkacak, evimi satacağım” deyiverdi. Kendisine telaşlanmaması gerektiğini, yakın gelecekte Türkiye’yi benzeri bir tehlikenin beklemediğini söyledim. Bir yandan da bu kadar eğitimli bir adamın nasıl olur da yıllardır yaşadığı ülkeyle ilgili böyle bir hezeyana kapıldığını sorguladım içimde. Neyse ki, kısa süre sonra konu netleşti; satmayı düşündüğü ev Paris’teki evi, iç savaş çıkacağını düşündüğü yer de kendi ülkesi Fransa idi…
Onun bu kötümserliği bana yabancı değildi tabii. Derin entelektüel birikime sahip Fransa’nın sınırsız eleştiri geleneğinin kötümserlik ve hoşnutsuzluğa dönüşmesi, ulusal bir özelliktir. Son yıllarda yapılan birçok araştırmaya göre, Fransızlar neredeyse dünyanın en mutsuz ve karamsar insanları... Ipsos tarafından çeşitli sosyal ve politik konularla ilgili kamuoyunun endişelerinin aylık olarak izlendiği Dünyanın Endişeleri Araştırması’na göre Fransa, ekonominin gidişatı konusunda enflasyonun oldukça yüksek olduğu Arjantin ve Türkiye’den daha fazla kötümser. Bir anlamda dünyanın kötümserlik şampiyonu Fransa...
SİYASETE GÜVEN EN DÜŞÜK SEVİYEDE
Aynı araştırmada Almanya da ülkesinin her geçen gün daha kötüye gittiğine inananlar arasında en üst sıralarda. Bu kötümser tablonun, ekonomiden suç ve şiddetin artmasına dek birçok toplumsal, ekonomik nedenleri var. Bunların arasında en önemli nedenlerden biri de, bu ülkelerde siyasete ve kamu kurumlarına güvenin giderek azalması...
Fransa birçok konuda hızla kutuplaşan ve siyasi güvenin düşük olduğu bir ülke. Aşırı sağın hızla yükselmesinin ardında yatan en büyük nedenlerden biri, hükümetin politikalarına duyulan tepki ve siyasi güvensizlik. Fransız toplumunun yüzde 70’i politikacılara güvenmiyor. Hükümete güven oranı ise sadece yüzde 24. Siyasi güvenin Avrupa’da en düşük olduğu ülke yüzde 34 ile Almanya ve halkın sadece yüzde 15’i gelecek konusunda iyimser. Son yapılan araştırmalarda, “Donald Trump’ın Kankası” Almanya başbakanı Olaf Scholz’un lideri olduğu Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD), Hür Demokratik Parti (FDP) ve Yeşiller’den oluşan ve “Trafik Işığı Koalisyonu” olarak isimlendirilen koalisyon yönetiminden, Almanların yüzde 79’unun memnun olmadığı ortaya çıkmıştı. Nitekim Scholz’un koalisyon hükümeti 6 Kasım’da dağılmış, ardından 16 Aralık’ta Federal Meclis’te yapılan güven oylamasını kaybetmişti. Böylelikle Almanya’da erken seçim süreci başlamıştı.
BİR YILDA ATANAN DÖRDÜNCÜ BAŞBAKAN
Fransa’da ise Başbakan Michel Barnier liderliğindeki merkez sağ azınlık hükümeti 4 Aralık’ta Ulusal Meclis’te yapılan güven oylamasını kaybetti. Fransa tarihinde 1962’den bu yana ilk kez bir hükümet güven oylaması sonrası düştü; yalnızca üç aydır başbakan olan Barnier, Macron’a istifasını sunmak zorunda kaldı. Daha önce AB’nin Brexit müzakerecisi olarak görev yapan Barnier, geçtiğimiz yaz yapılan erken genel seçimlerden sonra iki ay süren siyasi çıkmazın ardından hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. Aşırı sağın Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerindeki yükselişinin ardından Macron’un ulusal meclisi feshederek gittiği erken genel seçimde, hiçbir parti ya da ittifak salt çoğunluğu elde edememiş, Macron, seçimin galibi solcu ittifak yerine 47 milletvekili bulunan Cumhuriyetçilerden Barnier’yi başbakan olarak atamıştı. Fransa’da 5. Cumhuriyet döneminin en kısa süre görev yapan hükümetine liderlik eden Barnier, 2025 bütçesini Anayasa’nın 49.3 maddesini kullanarak meclise sunmadan onaylama girişiminde bulununca, Sol koalisyon Fransa Yeni Halk Cephesi (NFP) ve aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) Partisi, gensoru önerileri verdi, yapılan oylama sonucunda hükümet düştü. Cumhurbaşkanı Emanuel Macron, erken genel seçimden sonra izlediği “oyalanma” taktiğini bu kez uygulayamadı ve MoDem olarak bilinen merkezci Demokratik Hareket Partisi’nin kurucusu, lideri olan 73 yaşındaki tecrübeli siyasetçi François Bayrou’yu ülkenin yeni başbakanı olarak atadı. Bir yılda dört başbakan atayan ve Ulusal Meclis’te arzu ettiği çoğunluğa ulaşabilmek için meclisi feshederek ülkeyi erken seçime götüren Macron, Barnier hükümetinin gensoruyla düşürülmesinin ardından Fransa’da benzeri az bir siyasi krizin baş kahramanı oldu. Giderek azalan seçmen desteğinin yanı sıra aşırı sağın iktidara gelmemesi için siyasal sistemle bir anlamda kumar oynayan Macron kendi meşruiyetini ciddi anlamda tehlikeye atmış durumda. Üstelik bu hamlesi de pek işe yaramış görünmüyor. Fransa’da krizin seçim olmadan çözülemeyeceğini savunan aşırı sağın lideri Marine Le Pen her ne kadar Bayrou’ya sıcak baksa da, şimdiden Cumhurbaşkanlığı için erken seçime hazırlandığını açıkladı. Anketlere göre Le Pen, ilk turda yüzde 38 ile açık ara farkla önde...
ALMANYA’NIN AÇMAZI VE AFD’NİN YÜKSELİŞİ
Almanya’da ise Scholz’un koalisyon ortaklarından FDP lideri ve Maliye Bakanı Christian Lindner’i görevden alması koalisyonun dağılmasına yol açtı. Koalisyon ortakları arasında, özellikle 2025 bütçesi ve ekonomik büyüme paketleri konusunda derin görüş ayrılıkları yaşanıyordu. Koalisyon hükümetinin düşmesinin ardından Scholz, Almanya Anayasası’nın 68. maddesi uyarınca güvenoyu talebinde bulunmuş, 16 Aralık’ta gerçekleşen güven oylamasını kaybetmişti. Hükümetin dağılmasının ardından SPD, Yeşiller ile ana muhalefetteki Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partilerinin meclis grupları seçim tarihi için 23 Şubat 2025’te anlaştı. Öte yandan, yeni hükümet kurulana kadar Başbakan Scholz yönetiminde SPD ve Yeşillerden oluşan azınlık hükümeti görevine devam edecek. Anketler, muhalefetteki CDU ve CSU ittifakının önde olduğunu gösteriyor. Ancak, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin yükselişi, yeni hükümetin oluşumunu etkileyebilir.
Avrupa’nın itici güçleri, ikizleri olarak tanımlanan Almanya ve Fransa’da siyasi krizler, Avrupa Birliği’ni de yakından ilgilendiriyor. AB’nin ikinci büyük ekonomisi Fransa, yüksek kamu borcu ve bütçe açığıyla mücadele ediyor. Başbakanlık koltuğuna henüz oturan Bayrou, Macron’un en büyük destekçilerinden biri. Bayrou’nun meclisteki çok parçalı yapıyı birleştirerek bütçe krizini aşabileceği düşünülse de Fransa’yı ekonomik istikrar açısından zorlu bir dönem bekliyor. AB’nin en büyük, dünyanın ise üçüncü büyük ekonomisi olan Almanya için de durum pek parlak görünmüyor. Mevcut siyasi kriz, Almanya’da ekonomik ve sosyal politikaların geleceği konusunda belirsizlik yaratıyor. İş dünyasına göre, Almanya sadece ekonomik bir krizle değil, aynı zamanda kalıcı bir yapısal krizle de karşı karşıya. Aslında sadece bu ülkeler değil, Avrupa’nın birçok ülkesi zor günler yaşıyor. Siyasetin ciddi anlamda krize sürüklendiği bu ülkelerde giderek merkez-karşıtı aşırı sağ hareketler ve göçmen karşıtı tepkiler yükseliyor. Siyasetin yanı sıra ekonomi konusunda hayal kırıklıkları siyasal krizleri derinleştiriyor. Diğer yandan göç ve ekonomik zorluklar üzerine yükselen popülist ve aşırı sağ hareketler, AB için ciddi bir tehdit oluşturuyor.
KÖTÜMSER HAVA GİDEREK YAYILIYOR
Bir yandan insanların, özellikle de genç kuşakların siyasete, kamu kurumlarına güveni azalırken diğer yandan da dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bu eski kıtanın modern demokrasilerinde kötümser bir atmosfer giderek yayılıyor. Bu hoşnutsuzluk ve kötümserlik, her iki ülkenin siyaset sahnesinde istikrarlı bir çoğunluk oluşmasını zorlaştırıyor. Bu siyasal belirsizlikler ve azalan kamuoyu güveni, yalnızca bu ülkelerin değil, Avrupa projesinin de köklerini sarsıyor. Almanya ve Fransa, AB’nin itici güçleri olarak görülen ülkeler ve bu iki ülkenin liderlik, istikrar konusundaki sorunları, tüm AB ülkeleri üzerinde derin etkiler yaratıyor. Avrupa Birliği’nin siyasi ve ekonomik geleceği açısından, bu krizlerin çok iyi yönetilmesi ve krizlerin aşılabilmesi için bütüncül yaklaşımların benimsenmesi şart. İspanyol gazetesi El País’in belirttiği gibi, iki ülkedeki siyasi kriz AB’yi çok ihtiyaç duyduğu “ikili itici güçten“ mahrum bırakıyor ve AB’nin küresel zorluklarla baş edebilme becerisini etkiliyor. "Güçlü bir Almanya ve Fransa olmadan güçlü bir Avrupa olamaz.”
_________________
*Siyasal iletişimci. Çeşitli üniversitelerde Siyasal Kampanyacılık ve Türkiye’de Siyasal Yaşam, İkna ve İletişim Psikolojisi, Halkla İlişkiler ve Jeopolitik alanında dersler verdi. Halen politikadan, sivil toplum örgütlerine, yerel yönetimlerden iş dünyasına uzanan geniş bir katmanda siyasal ve sosyal iletişim, liderlik iletişimi, lobicilik ve paydaş katılımı alanlarında danışmanlık hizmetleri yürütüyor.